Derin ven trombozunun genel nüfusta, yıllık ortalama insidansı 5.04/10.000 kişidir.
7 Alt ekstremite derin ven trombozunun hastanede yatan hastalarda görülme sıklığı ise %1-2'dir.
8 Kadın ve erkeklerde hemen hemen eşit sıklıkta görülmektedir. Her iki cinsiyette de yaşın ilerlemesiyle görülme sıklığı artar; 30-49 yaş arasında yıllık 2-3/10.000, 70-79 yaş arasında 20/10.000'dir. Olguların %40'ında etken bilinmemektedir.
7 Derin venöz sistemde trombüs gelişimine neden olan hazırlayıcı faktörlerin bilinmesi ve saptanması, doğru tedavinin yapılabilmesi açısından önemlidir. Rudolph Virchow'un 1856 yılında yazdığı Hücresel Patoloji (Die Cellular Pathologie) kitabında venöz tromboz gelişimi için belirttiği, “Virchow triadı” olarak adlandırılan endotel hasarı, hiperkoagülobilite ve staz, hazırlayıcı faktörler olarak aradan geçen 140 yıla karşın geçerliliklerini korumaktadır.
Malignensilerde, lokalize etkisi dışında genel trombofili ve koagülasyon mekanizmalarının değişimi sonucu Trousseau işareti denilen, gezici ve dört ekstremitede görülebilen tromboz ortaya çıkabileceği gibi, tümörün ve metastazlarının lokalize bası yapıcı etkileri sonucunda staz ve buna sekonder tromboz da gelişebilir. Sonraki yıllarda yapılan çalışmalarda da bu gözlem doğrulanmıştır. Bu nedenle DVT olgularına proksimal venöz yapılardaki intraluminal patolojileri aydınlatmaya yönelik VDUSG yapılması vazgeçilmezdir. Ancak ayırıcı tanı ve etyolojinin aydınlatılması amacıyla venöz yapıların komşuluğundaki yapılara yönelik yumuşak doku USG'nin de yapılması gerektiği kanısındayız. Bu görüntüleme yöntemleriyle birlikte göğüs radyogramı ve laboratuvar incelemelerinin de malignensinin erken dönemde saptanması amacıyla abdominal ultrasonografiyle birlikte yapılması faydalıdır.2
Retrospektif olarak yapılan bir çalışmada yaşları ortalama 61 (19-97) olan 200 (100 kadın, 100 erkek) derin ven trombozlu hastada, flebografi ile inceleme sonucu %11.5 oranında malignensi saptanmış ve bu birlikteliğin yaşla artmakta olduğu bildirilmiştir.9 Aynı çalışmada derin ven trombozlu ve malignensili hastaların %71'inin 60 yaşın üzerinde olduğu vurgulanmakta ve en azından 50 yaşın üzerindeki DVT'li hastaların rutin olarak gizli malignensi açısından incelenmesi önerilmektedir. Bizim hastalarımızda da APUSG ile doğrudan veya şüpheli görüntü üzerine jinekoloji konsültasyonu sonucu yeni malignite tanısı konulmuştur.
İdiyopatik derin ven trombozlu 135 hastada 30 ay süreyle APUSG kullanılarak yapılan diğer bir çalışmada hastalığın saptanması, hastanede yatış ve poliklinik kontollerinde DVT'nin malignensiyle birlikteliği %10.37 olarak saptanmıştır.10 Bu çalışmadaki hastaların büyük bir kısmında (%5.18) malignensi, yatış sırasında yapılan rutin APUSG kontrolüyle saptanmıştır. Kliniğimizde DVT'li hastaların hastanede yattığı sürece, takiplerinde %2.22'sinde daha malignensi saptandı. Bu hastalar, ilgili konsültasyonlar sonucu asıl hastalıklarına yönelik tedavilerinin ve takiplerinin yapılması için DVT açısından önerilerde bulunularak ilgili bölümlere sevk edildi. Literatürde, göreceli olarak az sayıda diğer bir grup DVT hastalarında da (%3) hastane sonrası kontrollerde malignensi saptandığı bildirilmektedir.10 Aynı çalışmada DVT'li hastaların %24'ünde de malignensi dışında ultrasonografik olarak anormal bulgular saptanmış ve APUSG'nin rutin olarak uygulanmasının klinik açıdan faydalı olduğu bildirilmiştir. Bizim çalışmamızda ise DVT ve malignensi birlikteliği %9.9 oranında saptanmış ve bu olguların %7'sinde malignitenin yatış sırasında var olduğu bulunmuştur. Olguların %3'ünde de yatış sırasında yeni malignite tanısı konulmuştur.
Literatür ve bizim çalışma sonuçlarımıza karşın bazı çalışmalarda abdominal USG'nin rutin kullanımı değil, klinik muayene bulguları, hastanın öyküsü, göğüs radyogramı ve rutin laboratuvar testleri sonucu şüphenilen hastalarda kullanımı önerilmektedir.11,12 Derin ven trombozlu hastalarda malignensi saptanması açısından APUSG'nin 40 yaşın altındaki genç hastalarda tedavi maliyeti üzerine yük getirdiği ve DVT'li hastalarda sekonder malignensi insidansının düşük olduğu, ileri sürülen diğer bir görüştür.13 Derin ven trombozu saptanan hastalarda gözden kaçırılmaması gereken bir diğer durum da pulmoner emboli riskinin belirlenmesidir. Bilindiği üzere DVT'de tedavinin amaçları; trombozun lokal olarak genişlemesini önlemek, rekanalizasyonu sağlamak, erken dönemde fatal seyreden venöz tromboemboliyi yani pulmoner emboliyi ve tromboz rekürrensini, ekstremite ödeminin artmasına bağlı phlegmasia cerulae dolens ve venöz gangreni engellemek, geç dönemde posttromboflebitik sendrom gelişimi önlemektir.14 Derin ven trombozu tanısı konan hastalarda pulmoner emboli açısından klinik olasılık Genevo sınıflamasına göre değerlendirilmektedir.15 Bu sınıflamada düşük riskli hastalar ayaktan tedavi edilirken, yüksek riskli hastalar mutlaka hastaneye yatırılmaktadır. Bu sınıflama için ele alınan kriterlerden biri de hastada malignensi olmasıdır.15 Bu hastalarda pulmoner emboli açısından risk hesaplanmasının daha doğru yapılmasına, tanı sırasında rutin olarak yapılacak APUSG katkıda bulunabilir.
İlginç olarak APUSG ile ortaya konulabilecek bir diğer parametre de kadın hastalarda gebelik olup olmadığının aydınlatılmasıdır. Genç bir kadın hastada tedavinin planlanması açısından APUSG'nin yapılması önemlidir. Hastanın gebeliği ortaya konduğunda, hamilelik sırasında tedavi subkütan heparin ve doğum sonrası tedavi subkütan heparin veya oral antikoagülan tedavi şeklinde olmaktadır.4 Klinik pratiğimizde rutin olarak uyguladığımız bu inceleme sayesinde bir olguda tedavi tercihimiz değişti. Doğum sonrası üçüncü ayda olan kadın hastaya şiddetli DVT ve phlegmasia cerulae dolens nedeniyle trombolitik tedavi planlanırken, intrauterin canlı fetus saptanması nedeniyle tedavi planı klasik parenteral antikoagülan tedaviyle değiştirildi.
Sonuç olarak, DVT tanısı konulan hastalarda APUSG ile pelvik ve abdominal yapıların rutin olarak değerlendirilmesiyle, intraabdominal ve/veya pelvik kitle saptanması durumunda tedavi planı değiştirilebilmektedir. Böylece boşa zaman, işgücü ve ilaç, kısacası maliyet artışı engellenebilmekte, hastanın asıl önemli patolojisi erken fark edilmekte ve malignensiye yönelik tedaviye de hızla başlanabilmektedir. Abdominopelvik ultrasonografinin hastaya bir zararı yoktur ve VDUSG ile eş zamanlı olarak yapılabilir. Maliyeti çok fazla artırmaz. Ancak ortaya çıkabilecek sonuçlar açısından getirisi fazladır.